Eşzamansız ii

Kafam yastığımda dönüyor. Bir o tarafa, bir bu tarafa.
Yastık şimdi iki insan arasında unutulmuş bir ülke; bir tarafında uyku, öteki tarafında uykusuzluk. Ortasında kimsenin sahip çıkmadığı bir sınır çizgisi.
Yastığın soğuk tarafını buluyorum. Mutluluğu böyle küçük şeylerde arıyorum. Bir bardak suyun dibinde, yarım kalmış bir sigarada, kimsenin yatmadığı bir çarşafın serinliğinde.

Öyle anlar, öyle cümleler var ki uzay-zamanı bir kara delik gibi büküyor. Bir kadının ağzından çıkmış küçücük bir yalan, koca bir ömrün kapısını tutabiliyor.
Açmaya çalışıyorum, açılmıyor.
Doğru söylediğine inandığım zamanları düşünüyorum.
Birlikte güldüğümüz bir akşamı hatırlıyorum mesela.
O gülüyor, ben ona bakıyorum.
Şimdi o akşamın içine yeniden girsem, hangimizin neyi bilmediğini yüzümüzden anlayabilir miyim?

Gece ilerliyor. Benim saatim sabit.

Komodinin üzerinde bir bardak su duruyor. Yarısını gece içmişim, yarısını sabaha bırakmışım. Bardağı elime alıyorum. Suyun yüzeyinde küçük bir titreme.
Elim mi titriyor, dünya mı, kestiremiyorum.
Neyin yerinden oynadığını, neyin öteden beri yerli yerinde olmadığını…
Pencereyi açıyorum. Dışarıda hiçbir şey olmamış gibi bir gece var. Sokak lambası yanıyor, park boş. Salıncaklar günahsız, kaydıraklar üşüyor. Bir kedi çöp tenekesinin etrafında dolaşıyor. Dünyanın bu kayıtsızlığına içerliyorum.
Bazı sözcükler paralel bir evrendeki anlamlarına öykünüyor.
Mesela biz. Ne güzel sözcüktü. Üç harf, bir ömür. Şimdi ağzıma alınca çoğul değil, tekil bir acı duyuyorum. Bir zamanlar iki kişiyi anlatan bir sözcük, şimdi yalnızca tek kişiye zorbalık edebiliyor…
Bir ara adını söylüyorum.
Öyle yüksek sesle değil, kendim bile zor duyuyorum.
İnsan sevdiği kadının adını söylerken biraz da ağzının içinde öper onu.
Ne güzel alışkanlıktı bu.
Şimdi dilimin ucunda bir yabancı gibi duruyor.
İki hecelik bir memleketten sınır dışı edilmişim sanki. Pasaportum yok. Lisan bilmiyorum…
Bir zamanlar boynunun kıvrımına kadar ezbere bildiğim bir kadının, hangi akşamlar hangi yabancılara dönüştüğünü bilmiyorum.
Aynı yastığa baş koyduğumuz gecelerin hangisinde iki ayrı rüya görmeye başladığımızı bilmiyorum.
Bir zamanlar gözlerini kapattığında seyir defterimden hülyasına daldığım kadının şimdi kimin yanında gözlerini kapattığını bilmiyorum.
Bir zamanlar göğsümde uyuyan o küçücük ülkenin sınırları ne zaman değişti, başkentine kimler yerleşti, bilmiyorum.
Hangi akşamlar bana iyi geceler derken bir başkasına iyi ki varsın dediğini bilmiyorum.
Bir zamanlar avucumun içinde uyuyan o el, hangi gece başka bir elin içinde kendini evinde hissetti? Bilmiyorum.
Hangi öpücüğün sonuncu olduğunu, hangi sarılışın çoktan bitmiş bir aşkın alışkanlığı olarak sürdüğünü bilmiyorum.
Ben onun hayatında ne zaman geçmiş zaman oldum; o benim hayatımda hâlâ geniş zamanla çekilirken, bilmiyorum.
Bunu düşününce içimde bir şey yer değiştiriyor.
Kalbim değil. Kalp dediğin nihayetinde bir kas. Kasılır, gevşer, durur sonra bir gün.
Daha eski bir şey sanki.
Belki çocukluğumdan kalma bir inanç.
Belki bir insanın ötekine verdiği sözün, söylendiği yerde sonsuza kadar duracağına dair o budala düşünce.
Ona kızıyorum.
Sonra kızdığım için kendime kızıyorum.
İnsan sevdiği birine kızarken bile onun tarafını tutabiliyor.
Ne korkunç bir sadakat bu.
O çoktan başka birinin ellerine gitmiş, ben hâlâ içimdeki mahkemede onun avukatlığını yapıyorum.
Bana ait olduğunu sandığım birtakım sözcüklerin başka adamların kulağına söylenmiş olması.
En çok da bu üzüyor beni.
Sözcükler.
Çünkü bir kadının bedenini paylaşmakla sesini paylaşmak aynı şey değil. İnsan bir öpücüğü belki bağışlar, bir gecenin sarhoşluğunu belki anlar. Ama kendisine söylenmiş bir sözcüğün başkasına da aynı sıcaklıkla söylendiğini öğrenince dilin bütün anlamı değişiyor.
Artık hangi günün gerçek olduğunu bilmiyorum. Hangi öpücüğün yalnızca bana ait olduğunu. Hangi gülüşün içinde başka bir adamın saklandığını.
Birdenbire bütün güzel anılar şüpheli hâle geliyor.
Beraber yürüdüğümüz sokaklar, içtiğimiz kahveler, sabaha karşı birbirimize sokulduğumuz o küçük saatler.
Hepsini yeniden sorguluyorum.
Hafızamın karanlık odasında fotoğrafları tek tek çıkarıp ışığa tutuyorum.
Hiçbirinde başka bir adam görünmüyor.
Ama artık hepsinde var.
Bir başkasının varlığını, yokluğunun içine yerleştirmek zorunda kalmak.
Sonra kendime soruyorum:
Acaba beni sevdiği zamanlarda da mı aldattı, yoksa aldattığı zamanlarda da mı sevdi?
İkisi arasında koca bir ömür var.
Ve ben hangisinin daha acı olduğunu bilmiyorum.
Sabaha karşı, henüz kuşlar bile kendi seslerini bulamamışken, insanın kendisine sorabileceği en ağır soruyu soruyorum:
Beni aldatırken hiç mi aklına gelmedim, yoksa aklına geldiğim hâlde mi devam etti?
Çünkü birincisinde unutulmuşumdur.
İkincisinde ise bilerek terk edilmişim.
Hangisini bağışlamak daha güç, bilmiyorum.
Ya da beni bırakıp başka bir aşka koşarken…
Yasak olan o uzun yolu yürürken hiç mi gelmedim aklına?
“Asla bilemeyeceğiz.” Ne olurdu ghostlanmasaydı?
Ama bildiğim bir şey var.
Ben o gecelerde yalnızca seni kaybetmedim.
Sana inanmış olan adamı da kaybettim.
Tekrar inanmış.
Tekrar aldanmış.
.
.
Ve şimdi aynı yastığın üzerinde iki kişinin yasını tutuyorum.
Birisi o.
Öteki, henüz hiçbir şeyden haberi olmayan ben.
En çok da ona üzülüyorum.
Ne güzel seviyordu seni.
Ne güzel aldanıyordu.

Yatağın altından Schopenhauer mırıldanıyor.
“Birini sevmek ile o kişinin iyiliğini kendi arzularının önüne koymak aynı şey değildir.”
Bok yeme, diyorum.
Ben bunu böyle bilmedim hiç.
Bana vahiy gibi inmedi ki o. Bir yıldırım gibi indi. Bir kadının gelişiyle insanın bütün coğrafyası değişebilir, bunu sen bilmezsin Schopenhauer. Senin haritalarında denizler hep aynı yerde. Oysa ben onun geldiği gün bütün kıtalarımı yerinden oynattım.
Allah meleğini ağırlamaya çalışan yoksul bir Asyalı gibi ağırlamaya çalıştım onu.
Ellerim kanıyordu, diyorum.
Ellerim.
Schopenhauer yatağın altında biraz kıpırdanıyor. Sesini yükseltiyor:
“İnsan sevdiği kişiyi kaybetmek istemeyebilir. Onunla yaşadığı hayatı, yakınlığı, paylaşımları gerçekten değerli bulabilir. Ama başka bir arzuyla karşılaştığında kendi çıkarını seçebilir.”
Çıkar mı, diyorum.
Çıkar!
İnsanın sevdiği kişiden çıkarı mı olur? Ben onun saçlarını okşarken hangi muhasebe defterine yazdım parmaklarımı? Hangi terazide tarttım bir sabah gülüşünü? Hangi kârın karşılığıydı boynuna bıraktığım öpücük?
Kendi pisliğinde boğul, diyorum.
Bitirmedim daha, diyor.
Sonra sesini yükseltiyor. Bir operanın son perdesinde, bütün ölülerin ayağa kalktığı o korkunç kreşendoyla:
“Bu durumda sevginin hiç var olmadığını söylemek zorunda değiliz. Fakat o sevginin kişinin davranışlarını belirlemeye yetmediğini söyleyebiliriz.”
Şakaklarım zonkluyor. Derin bir nefes alıyorum. Doğruluyorum. Yatağın ortasına oturuyorum. Bir sigara yakıyorum. Duman tavana yükseliyor, Tanrı’ya ulaşamadan dağılıyor.
Dinle beni Schopenhauer, diyorum.
Sen ömrünü ahlakın temelinde merhamet bulunduğunu anlatarak geçirdin. Şimdi yatağımın altında uzanmış, ihaneti insanın kendi çıkarını seçmesi diye açıklıyorsun.
Peki, hangi çıkar?
Arzuyla çıkarı birbirine karıştırıyorsun. Sanki insan arzuladığı her şeyde kendi iyiliğini bulurmuş gibi. Sanki insan kendi mutluluğunu kendi elleriyle boğazlayamazmış gibi. Sanki bir başkasının tenine uzanan el, bazen sahibinin bütün değerlerini, bütün geçmişini, bütün insanlığını da kirletmezmiş gibi.
İnsan kendi felaketini de arzulayabilir Schopenhauer.
Hatta bazen büyük bir iştahla.
Ama sen arzunun doyurulmasını çıkar sanıyorsun. Bir davranışın insana haz vermesini, o davranışın haklılığına delil gösterir gibi konuşuyorsun.
Peki öteki?
Öteki insan nerede?
Ona inanmış olan, onunla bir gelecek kurmuş olan, kendi hayatından yer açmış olan insan?
Bir insanın çıkarının nerede başladığını göremiyorsun. Başkasının hakkının nerede çiğnendiğini de.
Görmüyorsun değil.
Bakmıyorsun.
Çünkü bakarsan orada bir insan göreceksin. Bir zamanlar bir başkasının gözlerine bakıp kendini güvende sanmış bir insan. Geleceği geçmiş zamanla çekilmiş bir insan. Bir gecede bütün yarınları elinden alınmış bir insan.
Bakarsan benim ellerimi göreceksin.
Kanıyorlar hâlâ.
Ve sen bana sevginin var olmuş olabileceğini söylüyorsun.
Olabilir, diyorsun.
Ne tuhaf kelime şu olabilir.
Bir insanın bütün hayatını bir ihtimale sığdırabiliyorsun. Bir kadının ihanetini açıklamak için koca bir felsefe kuruyorsun da, o ihanetin altında kalan adamın adını bile sormuyorsun.
Gerçekten orospu çocuğusun Schopenhauer.
Üstelik yalnız değilsin.
İhanet edenin, ihanete uğrayanın hayallerine kaldırdığı çüke de ortaksın. Bu yıkıntının, bu kıyımın, bu enkazın altında senin de parmak izlerin var.
Susuyor.
Belki de ilk defa haklı olduğumu düşünüyor.
Belki de yalnızca yatağın altında yer değiştiriyor.
Titriyorum.
Titremem geçmiyor.
Titredikçe kolum uyuşuyor. Kolum boyunca telgraflar alınıp gönderiliyor. Sinir uçlarımda küçük devletler kuruluyor, büyük savaşlar çıkıyor. Önemli görüşmeler yapılıyor. Ültimatomlar veriliyor. Notalar çekiliyor. Bileğimde bir sınır kapısı kapanıyor, dirseğimde seferberlik ilan ediliyor.
Kalbim bütün cephelerde yenilmiş bir ordunun son karargâhı.
Kafatasımın içinde bir tezkere oylanıyor.
Kerhen kabul ediliyor.
On sekiz kadim noktanın en az on birini teslim ediyorum yine.
Böyle buyuruyor Zerdüşt.
Schopenhauer yatağın altından çıkmıyor.
Ben yatağın üstünde oturuyorum.
Aramızda bir yatak var, iki yüz yıllık felsefe var, bir de artık dönmeyecek bir kadın.
Sigaram bitiyor.
Sabah olmuyor.
Ben ilerleyemiyorum.
Ve hâlâ ellerime bakıyorum.
Bir insanı ağırlamak için açtığım ellerime.
Ne tuhaf.
İnsan bazen birini hayatından çıkarıyor da.
Ellerinden çıkaramıyor.

Sağ tarafımdaki giysi yığınının içinden bir ses yükseliyor:
“Mesele bunlardan ibaret değil!”
Nerede duysam tanırım bu sesi. İnsan bazı sesleri unutamıyor. Aradan yirmi beş yıl geçiyor, memleketler değişiyor, kadınlar gidiyor, savaşlar bitiyor. Ama bir ses, insanın içinde bıraktığı yerden konuşmaya devam ediyor.
Sartre bu. En eski, en ezeli dostlarımdan. Bir zamanlar aynı esir kampında, özgürlüğümüzü elimizden almış adamların gölgesinde, Heidegger’in düşünceleri üzerine saatlerce konuşmuştuk. Garip şey doğrusu. İnsan tutsakken özgürlüğü daha çok konuşuyor. Belki de elinden alınan her şey, insanın dilinde biraz daha büyüyor.
Giysilerin arasından doğrulmadan devam ediyor
“Sadakat, bir zamanlar verilmiş sözün sonsuza dek özgürlüğümüze hükmetmesine izin vermektir! Oysa insan dün yaptığı seçimin bugünkü tutsağı değildir. Başka birini arzuladığımda geçmişteki kendime ihanet ediyor olabilirim; fakat bugünkü varoluşumu inkâr etmeyi de reddediyorum! Aşk, sevgi… Bunlar bir başkasına ait olmak değil, her an yeniden seçebilmektir! Eğer sadakat artık özgür irademin değil, geçmişimin dayattığı bir zorunluluğun sonucunda sürüyorsa, asıl ihaneti kendime karşı işlemişim demektir!”
Taş kesiliyorum.
İnsan bir dostunun öldüğünü öğrendiğinde değil, onu hiç tanımamış olduğunu düşündüğünde yıkılıyor.
Yirmi beş yıl önce aynı esir kampında özgürlük üzerine konuştuğum adamın, bugün bir başkasının kalbini kırmayı özgürlük diye anlatmasına akıl erdiremiyorum. Bunca yıl yanlış mı anlamışım onu? Yoksa bazı düşünceler, insanın kendi hayatına değdiğinde başka türlü mü çalışıyor?
Kötü bir rüya olsun istiyorum.
Bir sigara daha yakıyorum. Sigaranın yanan ucunu ayak bileğime değdiriyorum. Küçücük bir acı. İnsan bazen büyük bir acının gerçek olup olmadığını anlamak için kendine küçük bir acı veriyor.
Demek uyanığım.
Demek Sartre gerçekten burada.
Demek insan, en eski dostuna bile bir gün yabancı olabiliyor.
Sigaradan derin bir nefes çekiyorum. Dumanı içimde biraz tutuyorum. Söyleyecek o kadar çok şeyim var ki, hangisinden başlasam ötekine haksızlık olacak.
Sonra giysi yığınına dönüyorum.
Sartre dostum, diyorum.
İnsan dün verdiği sözün tutsağı değildir, doğru söylüyorsun.
Ama dün sevdiği insanın bugün yabancısı da değildir. Geçmiş, insanın sırtında taşıdığı bir yük değil yalnızca; bazen bir başkasının kalbinde bıraktığı izdir. Ve insan, kendi geçmişinden çıkıp giderken başkasının içinde kalmaya devam eder.
Sen buna özgürlük diyorsun.
Oysa özgürlük, insanın canı ne isterse onu yapması değildir. Yeri geldiğinde en çok istediği şeyi yapmamayı seçebilmesidir. Çünkü her arzu bir hak doğurmaz. Her heyecan bir masumiyet taşımaz. Ve insan, kendisine iyi gelen her şeyi iyi sanacak kadar kendisine inanmamalıdır.
Başka birini sevebilirsin Sartre. Elbette. İnsan kalbi bir kez atmaya söz vermiş bir saat değildir. Değişir, şaşırır, başka bir sese döner. Kimse bir başkasını sonsuza kadar sevmek zorunda değildir. Ama sevmemek başka şeydir, seviliyormuş gibi yapmak başka.
İşte ihanet biraz da burada başlar, dostum.
Diyorsun ki, insan dün yaptığı seçimin bugünkü esiri olmamalı.
Peki ya bugünkü arzularının esiri olmak, Sartre?
Dünün sözünü zincir sayıyorsun da bugünün hevesini neden özgürlük sanıyorsun? Sadakati boyun eğmek, ihaneti başkaldırmak olarak anlatıyorsun.
Kendine bütün kapıları açıyor, ona kapalı bir odada hâlâ sevildiğini düşündürüyorsun.
Bunun adı özgürlük olamaz.
İnsan kendisine sadık kalmak için bir başkasına ihanet etmek zorunda değildir. Kendine sadakat, kendi arzularının önünde diz çökmek midir? Kendi içindeki en temiz şeye sadık kalabilmek için en kuvvetli arzusundan vazgeçmesi gerekmez mi insanın?
Ve şunu da unutma, Sartre:
Sadakat, bir insanın başka kimseyi arzulamaması değildir. Başkasını arzulayabildiği hâlde, verdiği sözü ve karşısındaki insanın değerini unutmamasıdır.
Sevgi bitebilir. Sözler geri alınabilir. İnsanlar birbirinden ayrılabilir.
Ama bütün bunların dürüstçe yapılabildiği bir dünyada ihaneti özgürlük diye savunmak, biraz da korkaklığın güzel cümleler kurmasıdır.
Çünkü insan bazen gitmeye cesaret edemediği için aldatır. Bazen kaybetmeyi göze alamadığı için yalan söyler. Sonra da bu korkusuna özgürlük adını verir.
Sartre susuyor.
Giysi yığınının içinde bir kıpırtı oluyor. Belki yüzünü öte yana çeviriyor. Belki de özgürlüğünün kendisine ayırdığı küçücük bir yerde uyumaya hazırlanıyor.
Ben hâlâ yatağın ortasındayım.
İnsan bazen haklı çıkınca da kaybediyor.
Tam o sırada, duvara dayalı duran dolap kapaklarının arkasından bir ses yükseliyor.
“Hayır,” diyor. “Henüz asıl meseleye gelmediniz.”
Kalın bir ses bu. Bas bariton. Sanki bir dağın içinden konuşuyor. Sözcükler ağzından değil, yeryüzünün birkaç kat altından çıkıyor. Her hecesinde taş ocakları, eski imparatorluklar, yıllardır kimsenin ziyaret etmediği mezarlar var.
Tanıyorum bu sesi.
Aristoteles.
Ne tuhaf.
İnsan bazen bütün bir felsefe tarihini yatak odasına sığdırabiliyor da, sevdiği bir kadının yokluğuna yer bulamıyor.
“Sen,” diyor Aristoteles, “ihaneti yalnızca bir yalanın söylendiği yerde arıyorsun. Oysa ihanet çoğu zaman ilk yalandan çok önce başlar. İnsan bir sabah uyanıp hain olmaz. Önce küçük bir hakikati kendisinden saklar. Sonra daha büyüğünü. En sonunda kendi yalanının içinde öyle uzun yaşar ki, orayı evi sanmaya başlar.”
Susuyorum.
Dolap kapaklarının arkasında bir şey sürtünüyor.
“Oysa,” diye devam ediyor, “insan yalnızca seçtiklerinden ibaret değildir. Seçimlerini tekrar ettikçe dönüştüğü kişidir de. Bir defa yalan söylemekle yalancı olunmaz belki. Ama o yalan orada kalmıyrsa, bir karakter kuruluyordur. Tuğla tuğla. Ve insan bazen kendi karanlığını büyük bir emekle inşa eder.”
Sesini Sartre’a çeviriyor.
“Özgür olduğunu söylüyorsun. İnsan kendi kararının sonuçlarına katlanmayı göze alamıyorsa, gerçekten özgür müdür? Yoksa yalnızca kararının getirdiği hazza sahip olmak, bedelini ise başka birine ödetmek mi istiyordur?”
Giysi yığınından ses çıkmıyor.
Aristoteles bu defa Schopenhauer’a dönüyor.
“Sen de delikanlı, bir insanın sevmiş olabileceğini ama başka bir arzuyu seçebileceğini söylüyorsun. Elbette. İnsan çelişkilerle doludur. Fakat bir davranışın nedenini açıklamak, o davranışın ahlaki niteliğini ortadan kaldırmaz. Açlık hırsızlığı açıklayabilir. Ama açıklamak başka şeydir, normalleştirmek başka.”
Son kelimeleri öyle ağır söylüyor ki dolap kapaklarından biri hafifçe öne eğiliyor.
Ben doğruluyorum.
Peki Aristoteles, diyorum.
Peki ya sevgi?
Bir insan sevdiği birine bütün bunları yapabilir mi?
Gerçekten sevmiş bir insan, sevdiği insanı böylesine bir karanlıkta bırakabilir mi?
Bir süre susuyor.
“Sevgi,” diyor sonunda, “yalnızca birinin yanında mutlu olmak değildir. Onun iyiliğini de istemektir. Hem de kendi mutluluğundan bağımsız olarak. Bir insan sana güzel sözler söylemiş olabilir. Seni özlemiş, seni arzulamış, sana sarıldığında gerçekten huzur bulmuş olabilir. Bütün bunlar doğrudur belki. Ama sevgi biraz da insanın sevdiği kişiye ne yaptığıdır.”
N e y a p t ı ğ ı.
İki sözcük.
Bütün geceyi birdenbire iki sözcüğe indiriyor.
Ne yaptığı.
Ne söylediği değil.
Ne hissettiği değil.
Ne vaat ettiği değil.
Ne yaptığı.
Onun başını göğsüme koyduğu akşamları düşünüyorum. Saçlarının arasından görünen küçücük kulağını. Bir sabah uyanır uyanmaz söylediği anlamsız bir sözcüğü. Onun direksiyonda, benim onun duldasında olduğum bir yolculuğu. O yolculukta ona parça parça sunduğum İstanbul simidini. O simit parçasının içine sürdüğüm Topkapı üretimi “Dilim” marka eritme peynirini. Ah onun karizmasını. Ah onun ön bahçesindeki sümbülleri, arka bahçesindeki gülleri. Yüce dağlarını. Boğazlarını. Ah uçurumlarını. Çağlayarak denize dökülüşünü… Aklını. Onun aklına sorular sormayı. Hiç balık tutamamayı. Üstüne de yağmurda ıslanıp mutlu olmayı… O küçük dolaptaki lens kutusunu… Bunlarını… Bunlarını…
Bütün bunlar gerçek miydi Aristoteles, diyorum.
Hepsi birden gerçek olabilir mi?
Hem o akşamlar, hem o yalanlar?
“Olabilir,” diyor.
İrkiliyorum.
Yine o sözcük.
Olabilir.
Schopenhauer’ın ağzında bir işkence aletine benzeyen sözcük, Aristoteles’in ağzından da aynı soğuklukla çıkıyor.
Olabilir.
Ne çok şey sığdırıyorlar bu sözcüğe.
Bir kadının bütün öpücüklerini, bir adamın bütün inancını, iki kişinin birlikte yaşlanmak üzere kurduğu bütün küçük hesapları.
Olabilir.
İnsanın hayatını bir ihtimal cümlesinin içine kapatıp kapısını çekiyorlar.
Sinirleniyorum.
Siz filozoflar, diyorum. Bir adamın yıkıntıları arasında dolaşıp kavram topluyorsunuz. Şuradan bir erdem, buradan bir arzu. Biraz özgürlük, biraz irade. Sonra hepsini güzelce sınıflandırıp evlerinize döneceksiniz.
Ben nereye döneceğim Aristoteles?
Benim evim dediğim yerde artık kimse oturmuyor.
Bir zamanlar başkentini ezbere bildiğim memleketin sokak adları değiştirilmiş. Meydanlarına başka adamların heykelleri dikilmiş. Ben hâlâ eski bir adresi arıyorum.
Elimde anahtar.
Kapısı yok.
Sokak lambasının ışığı perdeye vuruyor. Perdenin üzerinde bir ağacın gölgesi var. Dalları rüzgârla oynuyor. Birbirine sarılmış iki insan gibi görünüyorlar önce. Sonra ayrılıyorlar.
Aristoteles yeniden konuşuyor.
“Sevmek hata değildir. İnanmak da öyle. Bir insanın sana yalan söyleyebilmesi, senin inanmış olmanı bir kusura dönüştürmez. ”
Susuyorum.
“Onun seni nasıl sevdiğini düşünmekten, senin nasıl sevmiş olduğunu unutuyorsun.”
Dolap kapaklarına bakıyorum.
Hiç kıpırdamıyorlar.
Bu gece ilk defa ağlayabilecekmişim gibi geliyor.
Yatağın altından Schopenhauer öksürüyor.
Giysilerin arasından Sartre’ın nefesini duyuyorum.
İkisi de konuşmuyor.
Az önce onların haklı olmasından korkuyordum. Şimdi Aristoteles’in haklı olmasından korkuyorum.
Çünkü ötekiler bana bir kadının neden gitmiş olabileceğini anlatıyordu.
Bu adam ise benim neden hâlâ onunla gittiğimi soruyor.
“Söyle bana,” diyor Aristoteles. “O kadının seni sevmiş olduğunu öğrenirsen acın dinecek mi?”
Bilmiyorum.
“Hiç sevmemiş olduğunu öğrenirsen?”
Onu da bilmiyorum.
“Peki hangi cevabı bekliyorsun?”
Bilmiyorum Aristoteles.
Gerçekten bilmiyorum.
Belki de hiçbirini.
Belki yalnızca bir sabah uyanıp olanları düşünmeden dişlerimi fırçalamak istiyorum. Kahvenin suyunu ocağa koymak. Pencereyi açmak. O Körez manzarasına onunla paylaştığımı düşünmeden bakmak. Sokaktan geçen bir kadını ona benzetmemek. Bir şarkıyı yarısında kapatmamak. Herhangi bir perşembe gününü herhangi bir perşembe günü olarak yaşayabilmek.
Bir ekmek almak mesela.
Yalnızca bir ekmek.
“Öyleyse,” diyor Aristoteles, “neden hâlâ onun mahkemesinde yaşıyorsun?”
Başımı kaldırıyorum.
“Bütün gece onu yargıladın. Sonra savundun. Sonra yeniden yargıladın. Onun ne hissettiğini, ne düşündüğünü, hangi gece kimi sevdiğini, hangi sabah kimi özlediğini anlamaya çalıştın. Fakat bir şeyi hiç sormadın kendine.”
Neyi?
“Olan biten bunca şeyden sonra, sen kendine nasıl davranacaksın?”
İçimden bir şey kopuyor.
Ona kızmışım.
Kendime kızmışım.
Onun için üzülmüşüm.
Onu kaybettiğim için üzülmüşüm.
Onu sevmiş olan eski kendime üzülmüşüm.
Ama şu anda yatağın üzerinde oturan adama hiç üzülmemişim.
Bütün gece iki kişinin yasını tutmuşum.
Yaşayanı unutmuşum.
Aristoteles susuyor.
Ben ellerime bakıyorum.
Hâlen acıyorlar.
İnsan bazen hafifleyen bir ağrıyı da kendine ihanet ediyormuş gibi hissediyor. Ağrı hafifledikçe sevdiği insandan biraz daha uzaklaşıyormuş gibi. Sanki iyileşmek, yaşananların yeterince önemli olmadığını kabul etmekmiş gibi.
Sanki insan acısını bırakırsa aşkına da haksızlık edecekmiş gibi.
Bunu söylüyorum Aristoteles’e.
“Onu unutursan yeterince sevmemiş olacağından korkuyorsun. Oysa bir insanın yokluğunu ömür boyu taşımak, onu ne kadar sevdiğinin ölçüsü değildir. Belki yalnızca o yokluğun seni nasıl esir aldığının kanıtı olabilir.”
Dolap kapaklarının arkasında uzun bir sessizlik oluyor.
Sanki Aristoteles yeniden ölmüş.
Sanki bütün filozoflar, bütün düşünceler, bütün o koca cümleler birdenbire ölüyor.
Yalnızca oda kalıyor.
Yastık.
Yarım bardak su.
Kül tablasında birbirine yaslanmış iki sigara izmariti.
Ve ben.
Ben.
Ne zamandır bu sözcüğü kullanmamışım.
Bütün gece biz demişim. Sen demişim. O demişim.
Ben dememişim.
Dışarıda bir kuş ötüyor.
Sabah mı oluyor, bilmiyorum.
İnsan bazı gecelerin sonunda güneşin doğmasını bile bir çeşit terbiyesizlik sayıyor. Bunca şey yaşanmışken gün nasıl başlayabilir? Fırıncı nasıl dükkânını açabilir? Bir kadın nasıl hiçbir şey olmamış gibi saçlarını tarayabilir?
Ama başlıyor.
Dünya, kendisini bağışlamamızı beklemeden dönmeye devam ediyor.
Yastığa uzanıyorum.
Soğuk tarafı kalmamış.
İki yüzü de benimle aynı sıcaklıkta.
Gözlerimi kapatıyorum.
Bir zamanlar boynunun kıvrımına kadar ezbere bildiğim kadın yine geliyor aklıma.
Bu defa ona bir şey sormuyorum.
Anlıyorum ki bazı soruların cevabını bulmak, insanın o soruyu sormaktan vazgeçmesinden daha az şey değiştiriyor.
Yine de merak ediyorum.
Bir gün, herhangi bir sokakta, herhangi bir vitrinin önünden geçerken beni hatırlayacak mı?
Bir şarkıda.
Bir kokuda.
Bir yabancının ellerinde.
Hatırlarsa ne hissedecek?
Bilmiyorum.
Ama bu defa bilmediğim şey, yalnızca ona ait.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir